Tik tak tik tak... kaç, koş, geri gel, ileri git, oraya buraya koş, telaş et, düşün, hayal et, çarşamba... bekle... bekle... zamanı gelmeyecek, o an hiç gelmeyecek ama çarşamba... sabah çık, öğlen yemek ye, işlerini bitir, raporlarını hazırla, üstüna başını düzelt, git, izle... izle... dursana zaman! Dur, ne olur dur! Bir kerecik dur. Varsın ben yaşlanıp öleyim. Bir kerecik dur. İzleyeyim O'nu. Sonuna kadar. Tenine dokunayım saçlarına, tenine. Ağlayayım, koklayayım, hissedeyim... sonra bana ne yapmak istersen yap... fark etmesin, hissetmesin... ben O'nun yerine yaşarım aşkı... yükü, taşımaya hazırım... galiba...
27 Aralık 2009 Pazar
15 Aralık 2009 Salı
Ağa Bey
Aynı genlerin farklı yorumları olarak başladık bu keşf-i aleme. Öyleki ben siyah sen beyaz, ben Laurel sen Hardi, ben Edi sen Büdü oldun. Ama hep bir gri bulduk biryerlerimizde ya da başkaları söyledi bizim grilerimizi. Ne sen ben olmak istedin ne de ben, sen. Hep “biz”dik oysaki. Yirmi iki sene beraberdik. Koştuk, güreştik, bir haltlar yedik beraber. Birimiz bir halt yediğinde diğerimiz sakladık ya da. Kızdım, sevindim, üzüldün birşeyler oldu garip. Sen üzülüp belli etmediğin, edemediğin belki her dakika değil ama çeşitli dakikalar içinde ben de sana veya birbaşkasına belli edemesemde üzüldüm. Gizli bir pakt bu. Nerden geldiği nasıl yazıldığı belli olmayan. Çok zor kırılan ki bence kırılmayan sadece sekteye uğrayan özel bir ant. Aynı genlerde yazılı olan bir pakt olduğundan olsa gerek. Ne kadar uzak ve yakın olsakta aslında hep aynı mesafedeyiz galiba. Bana gösterdiğin ve göstermeye çabaladığın herşey için teşekkür ederim.
Abime...
...
Şer belam, hoş belam
Arayınca bulunamayan, bulunca ulaşılayaman
Kalbe iyi, kafaya kötü olan
Zamanı yöneten, saati tutamayan
Aşı şap, suyu mey yapan
Ey aşk sen nelere kadirsin?!
13 Aralık 2009 Pazar
Ben-cil
Bencilliğin en büyük örneğidir canlılar. En kaliteli bencilliği ise insanlar yapar. Ölümde, aşkta, savaşta... insan herşeyi kendine, kendi için ister.
Biri öldüğünde insan neden üzülür? Gittiği için mi yoksa daha gidenle yaşayacağı birçok şeyi olduğundan mı? En güzel açıklamayı yapmıştır aslında Sheakspare ölüm için: “O öldü!”. Bu kadardır aslında ölüm. Kısa ve net. Şaşa barındırmaz içinde. Büyük bir olay olsa tüm dünya üzülürdü her bir insanın ölümü için. Herkes yaşadıkları, yaşayamadıkları, ümitleri, istediklerini alamadıkları için ağlar arkasından.
Aşk neden en büyük mutluluk ve lanet olarak geçer? İstediğini elde edenler ve edemeyenler bütününün karşılıklı beyanatlarıdır aslında. Karşılıklı elde edebilenler (göreceli olarak çünkü her aşk bir öncekini unutturur.) mutluluğun “en” olanını yaşar. Ya o aşkın karşı tarafındakiler. Üzülürüm onlara -bencillikten bahsederken komik oldu ama- bende onlardan biri olduğumdan. Bir kere oldum oda olmuyor. Neyse konumuz bu değil! Bir başarısızlık ürünü çıkar gelir karşına. Başlar sormaya: Neyim eksik? Neden olmuyor? Ne yapabilirim? Nasıl O'nu kendime sevdirebilirim?. Sizde farkettiniz değil mi? Hiçbirşey O'nun için değil aslında hep kendin için. Ne yalancıyız yahu “hayat müşterek” derken.
İnkar etmiyorum artık kendim için yaşadığımı. Savaşmıyorum artık. En çok istediklerimi ertelememeye çalışıyorum. Sevdiğimi pat diye söylüyorum ya da sevmediğimi. Kolay oldu herşey. Basit. Çünkü her geçen gün birşeyleri daha basit yapmak için daha da karmaşıklaştırdığımızın farkında değiliz.
Kurşun Geçirmez
Ben bir oyuncuyum. Kimi zaman bir vodvilin devrimcisi, kimi zaman Sheakspare tiyatosunun aşkına ulaşamayan adamı, kimi zaman çocuk oyunlarının delisi, kimi zamansa ortalama hayatın konu alındığı monoton hayatın sabah dokuz akşam vesaire saatinde çıkan çalışanı. Hepsinin ortak bir özelliği var aslında. Hepsi aynı maskenin altında oynanıyor. En klişe şekilde açıklayayım: Hayat tiyarosu. Ufak bir ayrıntı herkese olduğu gibi kendime de dışarıdan bakıyorum. Dışarıdan baktıklarıma da dışarıdan bakıyorum aslında. Benim için eğlenceli olan vitrindekiler değil vitrine bakan insanlar. İnsanları merak ettiğimden belkide. O nihayi sorulardan birinin cevabını her an bulabilecekmiş gibi. Bulamıyorum. Eğlenceli kısmı da bu ya.
Sokrates olmayı seviyorum. “Bildiğim tek şey aslıda hiçbirşey bilmediğimdir!” diye haykırmayı. Etrafımdakileri ilgi ile dinliyorum, aynı konuyu yirmi beşinci kez dinliyor olsam bile. Belki yirmialtıncıda birşeyler anlarım ümidi ile. Galiba dinleyen ama gerçekten anlamaya, hissetmeye çalışarak dinleyen pek az kişi kaldı. Çünkü herkes bana anlatıyor. Dün yaşadığı mutluluğunu, yarın için heyecanını, bugün için endişesini. Herşeyi.
Bilgi en büyük güç imiş. En eğlencelisi insanların duyguları hakkında olanlar bence. Fark etmeden herkes aynı şeyleri yaşıyor. Sadece anlatımları farklı. Birer makine gibi çalışıyoruz. Duyguya programlanmış. Anlatımlar farklı dedim ya sorguluyoruz: “o şiiri yazan gerçekten de benim hissettiklerimi mi hissetti?” diye. Evet. Basit bir evet.
Anladığım bir şey vardı yine bir yazardan çıkmış bir lakırdı: “Fikirler kurşun geçirmezdir.” demiş. Ben üstüne eklemek isterim. Fikirler ve duygular kurşun geçirmezdir. İkisininde ortak bir yönü var çünkü. İnsan makinesinin en bilinmeyen yerinden çıkarlar. Beyinden. Belki bunlarda bir gün kurşun geçirir olacaklar. Yine de keşke olmasalar!
8 Aralık 2009 Salı
Üç bölü bir
Yedi Kasım ikibindokuz saat yedi:
Saat çalar. Gece geç yatımış olan bünyesi işe gitme gerekliliği ile boğuşmaktadır. Her zamanki gibi iş kazanır. Zaruri ihtiyaçlar, içilen süt. Rastgele alınan t-shirt altına kot. Çıkmaya hazırdır. “Son kontroller anahtar, akbil, cüzdan, telefon.” herşey olması gereken yerdedir. Saatine bakar ve gözleri açılır.
Saat sekiz:
“Ne ara geçti bu saat?”, “Kesin geç kaldım.” diye düşündü. Annenin yanağına ufak bir öpücük. Hızla merdivenleri iner ve durağa olabildiğince hızlı yürür. Yoldan hızla geçen minibüsün arkasından çocuğunu askere gönderirmişçesine üzülür. Işıklar. İkinci minibüsü kaçırmasa bari. Neyseki ikinci minibüse yetişir.
Saat sekiz otuz iki:
Salacak'a gelmiştir bile. Şaşılacak şekilde yol boştur. “Çokta geç kalmayacağım galiba işe.” diye düşünür. İşteki mesai arkadaşına geç kalacağına dair mesaj atar. Bir – iki dakika içinde de cevap gelir: “Tamam canım.”
Saat sekiz kırk bir:
Her zamanki gibi Beşiktaş motoruna biner. Tersliklerin üst üste gelmesi gelenektir; Kabataş motoruna binmiştir. Bir an için aklına Gümüşsuyu'na çıkan yokuş gelir ve iç geçirir. Derin bir “Of” çeker. Öyleki etrafındaki birkaç kişi bu isyanın nedenini sorgularcasına yan gözle bakar.
Saat sekiz elli dört:
Motordan iner ve geç kalmışlığın sakinliği ile yürümeye başlar. Altgeçitten aşağıya iner ve duyduğu tanıdık sese şöyle bir bakar. “Hassiktir!”...
Yedi Kasım iki bin dokuz saat altı elli sekiz:
Altı Kasım gecesi saat dokuzda yatmanın yararları! Uyanmıştır. Kalkar; zaruri ihtiyaçlarını giderir, sütünü içer. Dün geceden hazırladığı çantasını alır. Annesine neşeli bir yüzle kocaman bir öpücük kondurur. Yola çıkar.
Saat yedi yirmi üç:
Durakta otobüsünü beklemeye başlar keza bir iki dakika içinde de gelir. Şoförle günaydınlaşır, her zaman oturduğu ve hep boş olan soldan üçüncü koltuğa oturur. Kimse o koltuğa oturmak istemez çünkü arkasındaki paslı delikten soğuk hava girer. Kendisi içinse bu sadece temiz havadır. Bitirmek üzere olduğu romanını bitiyor olmasının birazda burukluğu ile çıkarır. Okumaya başlar.
Saat yedi elli yedi:
Yolun ilk çeyreği daha yeni bitmiştir. Farkettiğinde bir anda başından aşağıya kaynar sular iner. İşe geç kalacaktır. Hemen cep telefonunu çıkartır. İş arkadaşına mesaj atar: “Günaydın, trafik nedeni ile geç kalacağım. Benim yerime bir süre edebilir misiniz?”. Hemen cevap gelir: “Tabii ki, Emre Bey.” İçi biraz olsun rahatlar. Üsküdar'a gittiğinde Kabataş'tan geçmeye karar verir. Yürüyerek hızla çıkabilirdi işe.
Saat sekiz otuz dokuz:
Kabataş motoruna biner ve en arkasındaki açık kısımda temiz havayı derince içine çekip motorun kalkmasını bekler. İki dakika sonra kalkar motor. Kulaklığını takar ve yanaklarını kesen ayazı iliklerine kadar hisseder. Yer değiştirmeye gerek yoktu. Nasıl olsa yola koyulduklarında bulundukları yer esmeyecekti. Nitekim öyle de oldu.
Saat sekiz elli beş:
Motordan son inen birkaç kişiden biridir. İndiği gibi hızlı adımlarla yürümeye başlar. Çalan şarkı en sevdiklerinden biridir. Donnie Darko filminin jenerik müziği: Mad World. Merdivenlerden mırıldanarak iner ve gördüğü durum karşısında donakalır.
Yedi Kasım iki bin dokuz saat yedi yirmi:
“Oğlum okula geç kalacaksın.” annesi endişeli bir sesle odaya girmiştir. Gözleri cümleyi duyması ile fal taşı gibi açılır. “Alarm niye çalmadı.” diye düşünür. Dün gece kuracak kadar ayık mıydı ki? Her sabah bir şekide geç mi kalmak zorundaydı. Zaten yüksek lisansta topu topu dört tane ders vardı. Üç tanesine geç kalmayı başarıyordu. Her seferinde... Hızlıca toparlandı, sütünü midesine oturmasına razı olup dikti. Bir an kusacak gibi oldu. O kadar alkolün üzerine süt iyi bir fikir değildi ne de olsa.
Saat yedi kırk üç:
Koşarakta olsa yetişmişti minibüse. En hızlı Kabataş'tan giderdi. Tramvaya atladımı okuldaydı. Nefesini dindirmek için derininden bir tane içine çekti ve bıraktı. Ayakta gidecekti. Eee akılsız başın cezasını hep ayaklar çeker. Midesindeki süt allak bullak olup midesini bulandırıyordu. Bir anda çantasındaki bisküvisi aklına geldi. İki tane yiyince de dindi mide bulantısı. E-5'e çıktıklarında yola şöyle bir baktı. “ Fena değil en azından dersin yarısına yetişirim.” diye düşündü.
Saat sekiz kırk:
Kabataş motoruna bindi. Motorun üst açık kısmına çıktı. Sallanan motorda bisküvisini bitirdi. Midesi artık durulmuştu. Martılarlada paylaştı bisküvilerini. Dengesini kaybetti bir anda. Yanaşmışlardı. “Ne çabuk gelmişiz! Daldık martılara düşüyorduk iyi mi?” dedi yüksekçe gülümseyen bir ses tonuyla.
Saat sekiz elli üç:
Üst katta az kişinin olması avantajıyla hemen indi motordan. Üstünü başını düzelterek salına salına devan etti yoluna. Tramvay daha yeni gelmişti peronuna. Altgeçide girdi ve tanıdık bir ses “Hassiktir!” dedi arkasından. İstemsizce döndü arkasına. Az önce duyduğu küfüre oldukça hak veriyordu şimdi. Sanki karşısında garip bir ayna vardı. İnsanın kendinden iki tane daha görme olasılığı neydi ki?
7 Aralık 2009 Pazartesi
Minik İlham Perime Teşekkürler!
Bu aralar beni inatla yalnız bırakmayan -her ne kadar hep aynı konu üzerinde yoğunlaşsa da- minik ilham perime teşekkür yazım olsun bu da. Siyah gözlü bukle saçlı bu ufaklık benimle birlikte dolaşmaya başladığından beri ve beni taklit edip yaşadıklarımı anlamaya çalıştığından beri biraz kilo aldı. Eskisi gibi etrafımda pır pır uçuşmak yerine omuzlarımın birinde veya başımın üzerinde oturup çayını içip “yaz bakalım!” demeye başladı. İyi ki gelmiş minik haylaz. Uzun süredir unuttuğum birşeyi, yazmayı hatırlattı bana. Rahatlamak, içimi dökmek için bile olsa. Teşekkürler minik.
Not: Ya bu ilham perisi gitsin ilhamımın kendisi gelsin ya da bu peri hep benle kalsın.
Bir Gönülçelenin Kaza Sonucu Ölümü
Hayatımın aklı evvel kısmını hayatımı idame ettirmek dışında en anlaşılmaz şeyi anlamaya çalışarak harcadım. Kadınları anlamaya çalışarak. Başarılı oldum da kısmen. Bunun en büyük kanıtı ise bir dişi arkadaşımın bana “Sen çok homoseksüel ruhlu bir adamsın.” demesi idi. Bunun altmetni çok fazlaydı elbetteki. İnce düşünceler, kelimelerin altlarında yatanlar, katı kuralların olmaması, güvenmek ve güven vermek...gibi. Karşı cinsimden birçok arkadaş ve birkaç sevgilim oldu bu sayede ama fiziksel avantajım yok dedim ya hep gönülçelen olmak zorunda kaldım. İstediklerimle birlikte oldum. Kadınlar hakkında büyük hatalarım oldu elbetteki. Aldatıldım mesela... Hemde “mükemmel sevgili” olduğumu söyleyen biri tarafından. Ve en sonunda kazayı yaşadım.
Aşk. İnsanoğlu için gönderilmiş lanet ve hediye. Gönülçelen olmaktan gönlü çelinen oldum bir anda. Elde etmek istedim ama hiçbir bilginiz olmayan biri ile nasıl ilişki içine girebilirsiniz ki. Herşeyi kendimdeki gariplikleri anlattın yeni gönülçelene. Hoş O'da haklı. En olmadık zamanda karşısına çıkan bir adam ve kendisine “aşık” olduğunu söylemesi. Tabii ki “E hadi o zaman sevgili olalım.”ı beklemiyordum. Doğru olanı söyledi: Birbirimizi tanımamız lazım.
Gel zaman, git zaman tanışmaya çalıştık ama ben öyle uyku sonrası bulanık gören mahmur gözlerle bakıyordum ki herşeyin pembe olduğuna inanmışım. Hayatımın en güzel bir iki ayını geçirdim O'nunla. El ele dahi tutuşmadık. Sadece konuştuk. Anlattım, anlattı. Dinledim, dinledi. Aradığım buymuş meğersem dedim kendi kendime. Cinsellik, el ele tutuşmak, öpmek, öpüşmek fasa fiso... Gerçek olan sadece baş başa olmakmış. Beraber olmak. Varlığını, kokusunu, sıfatını görmekmiş. Aşk garip bir elemmiş.
En sonunda olması gereken seçeneklerden biri oldu, olmadı. Yapamadı, tanıdığı adama aşık olamadı. Hep arkadaşı olarak kalsın istedi. Haklıydıda bir yandan bunca senedir tanıyorum be adam nerelerdeydim? Asıl soru buydu işte “neden şimdi?”. Bilemiyorum, bilmek istemiyorum aslında.
O'nu bugünlerimde gördüğüm şu kısıtlı dakikalarımda mutlu etmeye çalışıyorum artık. Kendi derdim artık O'na duyduğum aşk. O'nun mutluluğu benim mutluluğum nasıl olsa.
1 Aralık 2009 Salı
O'nun için kısa kısa!
Sadece çenesi çalışan adamın susarak kendini öldürdüğü zamanlardı. İlginç bir duyguydu. Saklamazdı hiçbir şeyini. Konu, komşu herkes bilirdi onun nasıl biri olduğunu. Bir gün biri için sustu. Anlatamadı; ne gördüğünü, ne de hissettiğini. Yorulduğunu düşündü önce ama iyi görünme çabası için eskisinden de çok konuşuyordu. İçindeki çocuk süregelen birkaç ayda kabuğunu kırdı. Büyük hissetti kendini. Halbuki konuşan eğlenen hep gülen o çocuktu. Şimdi ise gecenin koynunda yapayalnız korkmadan öylece oturuyordu. Oysa o çocuk olabilse yatağın altındaki karanlıkta çıkan yaratıkları beklerdi. Uyuyamazdı.
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -
Gel zaman, gitme zaman. İstediği tek şey buydu her haftanın o günü en lanetli, en güzel gününü yaşardı. Alışkanlık olmalıydı, olmadı. O’nu görmek, hep görmek istiyordu ama sadece bir günün belirli saatleri kadar vakti vardı. Herkes kahkahalar atarken o koltuğun ardından -rahatsız olmasın diye direkte bakamazdı- ayna yoluyla kaçamak bakışlar atardı. Kahkahaların ardından gelen o sessizlik ile irkilirdi. Güzelce devam ederdi muhabbetine. Her zamanki gibi O’nu görene kadar dakikalar utana sıkıla geçiyorsa, O’nu gördükten sonra biri parmağını yelkovana sokup fır fır çeviriyordu. Bari zaman gelseydi de gitmeseydi.
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -
Saatine baktı. Kafasını kaldırıp ufak bir hesap yaptı. “Kırk beş dakika taş çatlasın bir saat var” dedi kendi kendime mırıldanarak. Hemen müzikçalarını çıkardı. Kulaklıklarını hazırladı. Hırkasını buruşturup yastık yaptı kendine. Şarksını seçti: “Barış Manço - Dönence”. Gözlerini kapadıktan birkaç dakika sonra oradaydı. her şeyin güzel ve istediği gibi olduğu bilinçli rüyalarıyla baş başaydı. İstediği kişi, yer durum. Hepsi oradaydı.
Kendi mezarı. Etrafında dostları, ailesi, arkadaşları herkes ordaydı. Aradığı kişi o kalabalıktaydı. Her zamanki gibi hiçbir duygusu yokmuş gibi gözüküyordu. Öylece duruyordu. Yine dokunamıyordu düşüncelerine. “Ne düşünürdü ne hissederdi acaba?”. İstemsizce içini geçirdi fark etmeden. “Ölüme ve ölüm görmeye alışık, yine üzülür mü?, Acaba O’nun gözünde neyim?, Benim için gözyaşı döker mi?”. Uyandı. Mahmurlukla etrafına bakındı. Tekrar gözlerini kapadı. “Apocalyptica - The Unforgiven”
Yayı nazikçe eline alıp çellonun üzerinde gezdirdi. İnce tını ruhuna bir an için bile olsa dokundu. O salise bile bir damla yaşa yeterli oldu. Derin bir nefes aldı ve kalabalığa bakıp “tempo:125” dedi içinden. Bir an için gözleri parladı ve çalmaya başladı. Gülen yüzleri bestenin heyecanı ile dikilen vücutları bir an için gördü ama baktığı kişi başka idi. O’na çalıyordu. Hissederek. Bilerek. Yüksekçe söyledi: “Alla mattina, appena alzata - o bella ciao, bella ciao, bella ciao ciao ciao - alla mattina, appena alzata - o bella ciao, bella ciao, bella ciao ciao ciao”… Şarkının hüznü, hırsı ve ironisini bünyesini sarmıştı. Konser bitsin içini dökecekti artık karar vermişti. Besteler birbirini kovalarken bir şey oldu. Eli kanıyordu. Tel elini derinden kesmişti. Acımıyordu ama çalamıyordu da. Elini sarmaya gelen kadını gördüğünde telaşlandı. Konseri bitirmesi gerekiyordu yoksa hiçbir zaman konuşamayabilirdi. Konser bitmese de olur ya! “Bırakın beni!” diye bağırdı. Gözyaşları boşaldı. Kulise ne zaman gelmişlerdi. Koşarak çıktı kulisten baktı, göremedi. Uyandı.
Eve sadece bir durak kalmışken boncuk boncuk terlediğini fark etti. Hızlıca toparlandı ve düğmeye bastı. “Jay Jay Johanson - Far away”
20 Kasım 2009 Cuma
Maske
“GÜLE GÜLE MASKELERİM”
Aramak, ne aradığını bilmek… Bilmek bir çözüm mü? Bilmek, bilgi her şeyin çözümü olsaydı bu durumda olmazdım. Çünkü ne aradığını bilmek aradığını bulduğunda ulaşabileceğin anlamına gelmiyormuş. Yıllarca aradım; geçmişte, şimdide, öngördüğüm bütün geleceklerde. Şimdi geçmiş olan gelecekler. Aradığımı buldum ama bulduğuma ulaşamadım. Kokusunu alacak kadar yaklaştım. Kokusunun tadını bütün benliğimde hissettim. O göremesede gözbebeklerim büyüdü O’nu her gördüğümde. Elim terledi. Dizlerim tutmadı. Ama kendimi bırakamadım, bırakamazdım. O’nun hiçbirşeyden haberi yoktu ki… Nasıl olabilirdi ki? Yüzlerce maske. Hangisinden seçecekti gerçek beni? Attım hepsini, bütün maskelerimi. Saf, aptal, ne diyeceğini bilemeyen, korkularıyla baş başa o silüet kaldı. Aptal dedim ya gerçekten öyleydim. Söyledim sevdiğimi. “Ya olursa?”, “Ya giderse?”yi yendi bir süre ve o sürede söyledim tarihin en acı veren, en huzur veren, en sinir eden, en çirkin ve en güzel sözcükler bütününü. O an fark ettim karşımda da maskeler vardı. Sağından baktım, Solundan, altından, üstünden, gözlüklü-gözlüksüz, renk renk günlerde göremedim. “Maske”. Dünya üzerinde üretilmiş mükemmele yakın tek şey. Gel zaman - birlikte sinemaya gittik. - git zaman - birlikte yemek yedik, bir şeyler içtik. “Yarın buluşalım” dedi, ilk defa bu kadar ciddi idi. O yarın gününde üzüleceğim ve ya sevineceğim kesindi. Arası yoktu. Kesinlik vardı. En kötüsüne hazırladım kendimi. Yapmayacağını bildiğim şeylere bile. Usulü ile ince bir dokunuş gibi söyledi bütün o “olmuyor”u. Olmadı, bulduğuma ulaşamadım.
“HOŞGELDİNİZ MASKELERİM”
Hoş mu geldiler? Onlar olmasaydı etrafımdaki onca insan soracaktı. “Ne oldu?”, “Kim üzdü?”, “Sana kız mı yok?”, “Elini sallasan ellisi?”… Kuru gürültü ile avunamıyorum. İlgi çekmeyi seven biri olarak ilgi istemiyorum. Bekliyorum. Yanında oturuyorum, aynı odanın havasını soluyup, aynı şeylere birlikte gülüyorum. Yetmiyor. Uzaktan sevemiyorum. O’nu hayallerimden savuşturamıyorum. Savaşmakla olmuyor. Kendini işe vermekle olmuyor. Gülmekten karnımın ağrıyacağı ya da ağlamaktan gözlerimin ağrıyacağı filmleri, oyunları izlemekle kurtulamıyorum. Çok uzakta… Hem de çok… Bana kalan, elimde olan tek şey kaldı. Maskem. En yalancısını, en tiyatrocusunu takıyorum artık yanına giderken. Bir şeyler anlayıp suçu olduğunu düşünmesini istemiyorum. Suçu yok bu aşkta, aşık olan benim. Kızamam. Küsemem. Kaçamam.